Untitled

mail@pastecode.io avatar
unknown
plain_text
a month ago
3.6 kB
12
Indexable
Never
Kaşalotzâde bir roman, yahut olmadı, bir fikir kitabı yazmış olsaydı fena hâlde kıskanacaklardı. Ama enayi, alt tarafı kurbağa üzerinde kafa yormuştu. Herhalde ikinci kitabı, sümüklüböceğin iç organları üzerine olacaktı. Neşeleri gitgide artıyor, arada bir de Efgan Bakara’nın ensesine bir şaplak indiriyorlardı. Bu davranışlarını birer takdir gösterisi olarak yorumlayan Kaşalotzâde ise utanmadan, sosyal ilimlerin, fen ilimlerinin taşrası olduğunu söylemekteydi. Enayinin dediğine bakılırsa, şehirde biri maddî ve diğeri manevî, iki tür gecekondu vardı: Birincisi, ucuz briketten yığma duvarlı ve tepesi kiremit yerine tenekeyle örtülü, barınmaya yarayan baraka idi. Manevî olan ise, ‘sorunsal,’ ‘iktidar,’ ‘bağlam’ gibi kelimelerle inşâ edilmiş fikriyattı. Utanmaz enayiye göre demokrasi, ancak Hakikat’in acımasız bir despot olduğunun keşfedildiği memleketlerde varolabilirdi. Oysa, asırlardır sultanlar veya fuhrerler tarafından idare edilmiş memlekette Hakikat, ahalinin reyine ve uzlaşmasına dayanıyordu; öyle ki Hakikat, başta hâkim sınıf olmak üzere herkesin işine gelmeliydi. Uzlaşmaya dayalı demokrasi varsa Hakikat despot, uzlaşmaya dayalı Hakikat varsa rejim despot olmaktaydı. Bu nedenle memlekette Hakikat mutlak değil, örfî idi. Hattâ daha da fazlası, hukukî idi de. Meselâ ahalinin Hakikat diye kabul ettiği şeye dil uzatmanın cezası hapisti. Çünkü Hakikat birçok kişinin işine gelmeli, bir işe yaramalıydı. Gel gör ki, memleket insanının kendisini Hakikat’e yaklaştıracak metot olan ölçme ile arası hoş değildi. Meselâ ahali, “3 gram tuz” demek yerine, “3 tutam tuz” demeyi tercih ederdi. Bu sadece avâma değil, çoğu sosyal ilimciye de mahsûstu. Çünkü bunların, tanımlarla arası hoş olmazdı. Tanım yahut de-finis-yon, anlamı sınırlandırmak demekti. Oysa bu âlimler, ‘sorunsal’, ‘iktidar’, ‘sermaye’ gibi terimlerin arasındaki, hiçbir kavrama ait olmayan bölgede, “no man’s land”te dolaşıp fenden fikir çalan ölü soyuculardı. Ayrıca belirsizlik, münevverlerin yegâne varlık nedeniydi. Bodrumda kaybolan anahtarı, daha aydınlık diye sokakta arayan Hoca’nın tersine bunlar, sokakta kaybolan anahtarı, daha karanlık diye bodrumda ararlardı. Utanmaz enayi! Kaşalotzâde ayrıca, senede ancak bir iki hafta güneş gören Biritanya’nın ‘üzerinde güneşin batmadığı’ imparatorluk olmasını, fenne bağlamaktaydı. Oysa örfî Hakikat memleketi, ‘siyaset tüccarının batmadığı’ bir yer hâline getirmişti. Öte yandan Biritanya dünya hâkimiyetini, Amiral Nelson’un Viktori adlı harp gemisiyle değil, tabiîyyeci Şarl Darvin’in içinde bulunduğu, HMS Bigıl araştırma gemisiyle kazanmıştı. Hakikati ancak fen verirdi ve Hakikat, insanın yürüdüğü zemindi. Eğer ayakları bu zemine basmıyorsa, insanın kafasındaki plana hayal denirdi. Efgan Bakara, Alamanca bir mektup yazıp üstelik bunu lisan hocasına da düzelttirerek, kitabıyla birlikte Zürih Üniversitesi’ndeki bir biyoloji profesörüne, hem de iadeli taahhütlü postaladığını söylüyordu. ‘Beyin göçü’ tâbiri aslında palavraydı. Doğru tâbir, ‘korteks göçü’ idi. Beyin korteksi ancak memleket dışında yaşama imkânı bulurken, limbik sistem sadece burada sefâ sürüyordu. Kaşalotzâde nihayet sustuğunda, İdris Âmil Hazretleri o mübârek nidâsını tekrar koyuverdi:
“Hüüüüüüüüüüüüüüüp! Jjjjjjjjjjjjjjjjt! Nah-ha!”
Leave a Comment